Bir hafta Londra’da kaldım. Bu şehirde
yaşadım. Bu şehrin sokaklarını arşınladım. Şehrin temposunda ritm tutmaya çalıştım. Ve yürüyüp geçtim
dünyanın tam kalbinin ortasından.
Havalananına indiğimde ilk dikkatimi çeken şey
temizlik oldu. Gerçekten bu kadar temiz miydi peki şehrin kendisi? Hayır, merkez
ve ana hatlar dışında hiç kimse ve hiçbir yer tam anlamıyla parlamıyordu. Oysa
bana altın parlak bir kubbe gibi görüneceğini düşünmüştüm şehrin. Ne de olsa dünyayı
etkileyen önemli medeniyet merkezlerinden biriydi bu şehir.
Arabaya bindiğimde ve şehrin içine doğru yol
aldığımda, sağım solum ağaçlar ve uçsuz bucaksız yeşil alanlarla doluydu. Bu
kadar yeşil, bu kadar yeşillik kokan başka hangi başkent var yeryüzünde,
bilemiyorum. Şaşkındım. Yolun sağında bazı yerlerde inekler otluyor, solunda
ise atlar koşturuyordu. Koca bir çiftlik gibi bu şehir, nasıl olur?
Aslında Londra, Paris, İstanbul böyle büyük
şehirler anlatılmaz yaşanır , yaşadıkça sevilir, ya da alışkanlık haline gelir.
Farkettim ki İstanbul’daki herşeyi kabullenip bir alışkanlık haline getirmişim.
Trafik, korna gürültüsü, ağaçsızlık, metrobüsteki itiş kakış, sürekli koşuşturma,
daimi bir yerden bir yere yetişmeye çabası. Hayat hep acele bu İstanbul’da.
Neden, niçin?
Paris’in soğuk ve kasvetli binaları, kirli izmarit
dolu sokakları, İstanbul’un çirkin ve düzensiz gecekondulu yerleşimi Londra’da yerini iki katlı ön ve
arka bahçeli evlerine bırakmış, şehirin her sempti tatil kasabası gibi. Sakin
ve samimi bir hava tüm şehri sarmış. İnsanlara metroda rastlamasam, güneyde bir
yerde tatile gittiğimi sanarak geçecek günlerim.
Sabahları kuş sesleriyle uyanıyor, çimenin ve
yeşilliğin eşsiz kokusyla gezmeye veriyorum kendimi. Nerelere gitmedim ki :)
Şehrin altını üstüne getirdim yine de bitiremedim, hala gitmek istediğim yerler
var. Bitmez ki Londra’nın sana sundukları öyle kolay kolay.
Karman çorman bir kültür var burada, gökküşağı
renklerinde bir şehir Londra. Her dili duymak mümkün, çince, hintçe, türkçe,
rusça, polonyaca, bulgara, fransızca italyanca ...Şehirde yaşayanlar bu çok
kültürlü yapıya alışmış çoktandır. Herkes içiçe, asyalı, avrupalı, amerikalı ,
zenci, beyaz ,sarı...bir cümbüştür akıp gidiyor. Böyle renkli bir şehir
görmedim ömrümde diyebilirim.
Merkezde turist sayısı öyle çok ki...hele
fransızlar, şehri tam anlamıyla istila etmişler. Birçok Avrupalı öğrenci grupları müzeleri
geziyor, parklarda uzanıyor, dinleniyor, gezerek, farkındalığı
artarak eğleniyor. Ya bizim gençlik. Burada, bu coğrafyada sıkışıp kalmış. Bu kur farkı, bu
mesafeler ve bu yol bizim insanımızı herşeyden uzağa itmiş.Halbuki hayat, sanat, medeniyet
akıp gidiyor ve biz türkler onlara ya yetişemeden ya da çok az ucundan tam yakalamaya başlamışken ömürler bitiyor. Burada zamansızlık, insan
ömürünün basitçe kayıp gitmesine neden olurken, orada bu bol vakit herkese ve
herşeye yetiyor.
Şehir herkesi ağırlıyor, fakiri, zengini,
yabancıyı, yerliyi, kadını, erkeği, çocukları.Herkese nazikçe "HOŞGELDİN!" diyor.
Dünya’nın kalbi sanki Londra’da atıyor. Öyle ilginç
ve öyle çeşitli ki, sokaklarda budittlere de raslıyorsun, kara çarşaflı
kadınlara da ,luleli yahudilere de. Kısacık şortlu ve sütyensiz gezen kızlara
da, son moda en lüks arabalara da. WOW!
Kaldı ki hele geceleri, Covent Garden ve Soho tam
bir parade yeri. Yakışan da yakışmayan da en frapan, en sexy, en güzel
kıyafetlerini giyinip sokağa dökülmüş. Gençlerin çılgın dövmeleri, garip
saçları, uçuk ayakkabıları...sanki şehrin bir aynası gibi. Daha neler neler....
Şehrin merkezi ihtişam ve görkem dolu. Her bir
cadde, her bir mağaza, her bir müze ayrı titizlikte tertemiz, pasparlak. Ve
herşeyden önce Londradaki en güzel şey de
müzelerin ücretsiz olması. Dolu dolu sanat, dolu dolu kültür, dolu dolu
medeniyet.
Şehir sana en seçkin, en güzel sanat yapıtlarını
bedavaya ayaklarının önüne seriyor.Yeter ki gel, yeter ki gör. Zevk al, ruhunu
doyur. Bak ve kendini ödüllendir bunlarla, insan olduğunu hatırla.
Programlanmış robot gibi hayat sadece işten eve, evden işe geçim kaygısı
yaşamak olmadığını, olmaması gerektiğini haykırıyor. Hayat sadece yemek
yemekten ibaret değil. Hayatta olmak seni insan yapan şey de güzelliği yaşamak
ve sık sık ruhunu bununla beslemektir.
Gezip görebileceğin her yeri teker teker gezemesen de mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerden British Museum, Tate Modern, National Gallery, Portrait Gallery,
Victoria & Albert Museum, Science Museum, Natural History Museum’u görmezsen, oradaki odalarında gezip dolaşmazsan, eserlerin içinde ruhunu kaybetmezsen
Londra’ya gitmiş sayma kendini hiç. Hepsi çok etkileyici.
Londra’nın uçsuz bucaksız Hyde Park’ı ömre bedel,
oradaki çimlere uzanıp, çıplak ayak yürümeli insan. Doğanın sana sunduğu asırlık ağaçların gölgesinde serin bir yürüyüş yapmalı ve bir zamanla Chares Dickens gibi o şehrin havasını koklayabilmenin tadını çıkarmalı.
Muhteşem South Kensington sokaklarına ve Notthin Hill’deki evlerine bakarak, Oxford Street'te gezerek, PRADA'nın tüm koleksiyonunun istila ettiği Harrods mağzasının vitrinlerine de gözü takılarak insan tüketimin ve paranın gücünü de görmeli.
Underground’da yolculuk yaparken bir vagonunda 20 farklı dil konuşulduğuna şahit oldum. Bu nasıl bir zenginlik !Her bir kültürden insanı ağırlamak ve yakınen ona dokunabilmek. İnanılmaz!
Muhteşem South Kensington sokaklarına ve Notthin Hill’deki evlerine bakarak, Oxford Street'te gezerek, PRADA'nın tüm koleksiyonunun istila ettiği Harrods mağzasının vitrinlerine de gözü takılarak insan tüketimin ve paranın gücünü de görmeli.
Underground’da yolculuk yaparken bir vagonunda 20 farklı dil konuşulduğuna şahit oldum. Bu nasıl bir zenginlik !Her bir kültürden insanı ağırlamak ve yakınen ona dokunabilmek. İnanılmaz!
Şehir seni önce kucaklıyor, sarmalıyor. Geçmişle,
tarihle, sanatla ilgili ne kadar da az şey bildiğini yüzüne tokat gibi vuruyor.
Ve tüylerin diken deiken oluyor her adımda. Etkileniyorsun çünkü insana ve
insanoğlına inancın artıyor ve dünyanın bir yerinde insanlığın ölmediğini, insan
olmanın şerefli ve kıymetli olduğunu hissediyorsun.
Dünyayı sana avuçlarında sunuyor bu şehir. İnsanoğlunun eşsiz benzersiz
yaratıcılığının her örneği Londra’da.
Veni vidi vici! Demiş Julius Cezar. Yani gittim,
gördüm ve yendim! Evet ,ben de gittim, gördüm ve kendimi yendim. Bugün Londra
tecrübelerimle önceki bene göre daha bilinçli bir benim. Bugün sahip olduğum
bilgiyle ve öğrendiklerimle düne göre daha güçlüyüm. Çünkü Londra’da insanların
sahip oldukları seçim şansını gördüm. Orada insanlar yaşam standartlarını,
işlerini, eşlerini kısacası hayatlarını seçebiliyor. Burada ise herkes kaderine
razı geliyor ve herşey şans, kısmet ve kader. Ya sen ? Sen nerede olmak
istersin?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder